" Bilim. Kanıt. Şifa. | Dr. Aleksi: Yeni Nesil Sağlık Ekosistemi."
... varoluşun en derin sırrı
Dr. Aleksi
11/16/20252 min oku


... varoluşun en derin sırrı, -gördüğümüz bedensel sınırlardan çok daha öte- bu, geçici olanın fani perdesi arkasında, sonsuzluğun kalıcı manasını arayan kalbin ve aklın yolculuğudur.
İnsan deneyimi, bir sahne gibidir; bu sahnede beden yorulur, zihin karmaşaya bürünür ve duygular gelgitler yaşar. Ancak, tüm bu dinamik haller içinde bile değişmeyen, hareket etmeyen ve sarsılmayan bir farkındalık alanı vardır.
İşte o a(la)n, Gerçek Benlik, biçimlerin ve gürültünün değil, onları algılayan o saf sessizlikte durur. O, düşünce henüz bir tohum olarak doğmadan önce de oradadır; zihin sükûnete erdiğinde, düşünce silinip gittikten sonra yine oradadır. Bu, deneyimlerin gelip geçiciliğine tanıklık eden, ancak kendisi "zamanın dışından" gelen Öz'dür.
Bu Öz, bir mum medeniyetinde parlayan bir ışık gibi, tüm geçici hâllerin ve görünen nesnelerin görünür hale gelmesi için parlayan bir kaynaktır. Bedensel algımızın ötesinde, o kaynak, tüm deneyimlerin arkasında, yargısız ve koşulsuz bir şekilde bekleyen "var oluşu algılayan bilinçtir."
İnsan aklı, genellikle bu sahnedeki nesnelerde, sosyal rollerde veya geçici kimliklerde (başarı, unvan, mülkiyet) kendini aramaya şartlanmıştır. Dikkat, sürekli dışarıya çevrilmiştir; oysa bu dış dünya, içte parıldayan o sınırsız bilincin karma(karı)şık bir yansımasından başka bir şey değildir.
Mana (anlam), geçici bedensel olandan daha kalıcı ve daha gerçektir, çünkü geçici olan, o sonsuz mananın bir tezahürüdür. Bir sanat eserinin değeri, tuvalinin kimyasal bileşiminde değil; tuvaldeki renklere anlam veren ve onları fark eden izleyicinin bilincindedir. Beden ve zihin fani birer tuvaldir; onlara değer veren, içimizdeki o sonsuz ışığın yansımasıdır.
Yansımaların, -rollerin, unvanların, geçici duyguların- peşine düşmek, tıpkı susuzluğunu gidermek için göldeki Ay'ın aksine uzanmak gibidir; kaynağı gözden kaçırmaktır. Hakikatin yolu, biçimlerin içinden geçip, onların ardındaki ışığı keşfetmekle başlar.
Bu felsefi derinlik, basit bir idrak a(la)nıyla açılır: Biçimler; ışık olmadan görülemezler; fakat ışık, biçimler olmadan da vardır. Işık, mutlak olandır; biçim ise ışığın geçici bir oyunlarıdır.
Farkındalığın sessizliğinde bir an durup, "ben buyum" diye tanımladığın her şeyin, korku, neşe, yorgunluk, kimlik, herşeyin gelip geçtiğini, fakat tüm bu gelgitleri fark edenin değişmediğini gördüğün an, kalbin ve aklın birleştiği o çarpıcı idrakeulaşırsın:
Meğer gerçek SEN, biçimlerin içinde aranan bir nesne değil; biçimlere mana veren, sonsuzluktan ödünç alınmış, kalıcı bir ışıktır. Bu, geçici bedensel sınırların ötesinde, uyanışın ve nihai farkındalığın kendisidir. Böylece anlarsın ki, sen ne bedensin, ne de candan ibaretsin; sen, o ‘BİZ’ olan Aşk denizinde, sadece bir damla değil, denizin ta kendisisin.
