" Bilim. Kanıt. Şifa. | Dr. Aleksi: Yeni Nesil Sağlık Ekosistemi."
ORGANLARDAKİ KRONİK İLTİHAPLANMA NASIL KANSERE DÖNÜŞEBİLİR?
KRONİK İNFLAMASYONKANSERTIP TEORİSİ: PARADOKS & PARADİGMA
dr. Aleksi
6/30/202624 min oku


ORGANLARDAKİ KRONİK İLTİHAPLANMA NASIL KANSERE DÖNÜŞEBİLİR?
Hücresel Savunmadan Onkojenik Dönüşüme: İnflamasyon, DNA Hasarı ve Dokunun Unutamadığı Yaralar
Vücudun Savunma Ateşi Ne Zaman Dokuyu Yakmaya Başlar?
İltihaplanma, insan bedeninin en eski ve en etkili savunma sistemlerinden biridir. Bir bakteri dokuya girdiğinde, bir virüs hücreleri ele geçirdiğinde veya bir organ fiziksel ya da kimyasal hasara uğradığında bağışıklık sistemi bölgeyi korumak için hızla harekete geçer.
Damarlar genişler. Kan akımı artar. Nötrofiller, makrofajlar ve diğer bağışıklık hücreleri hasarlı bölgeye göç eder. Mikroorganizmalar parçalanır, ölü hücreler temizlenir ve doku onarımı başlatılır.
Bu süreç kısa sürerse yaşam kurtarıcıdır.
Ancak tehdit ortadan kalkmadığı, bağışıklık sistemi kapanamadığı veya doku tekrar tekrar hasar gördüğü zaman iyileştirme amacıyla yakılan savunma ateşi, giderek dokunun kendisini yakmaya başlar. Kronik inflamasyonun kansere zemin hazırladığı temel biyolojik eşik tam olarak burada ortaya çıkar.
Kronik inflamasyon tek başına kanser değildir. İnflamasyonu bulunan herkes kanser olmaz. Kanser oluşması için genellikle genetik mutasyonların, epigenetik değişikliklerin, hücresel seçilimin, bağışıklık kaçışının, çevresel maruziyetlerin ve zamanın bir araya gelmesi gerekir. Bununla birlikte kronik inflamasyon, bu unsurların çoğunu aynı dokuda buluşturan güçlü bir biyolojik ortam yaratabilir.
Modern onkoloji kanseri yalnızca birkaç genin bozulması şeklinde değerlendirmez. Günümüzde tümör gelişimi; genetik değişiklikler, epigenetik yeniden programlanma, bağışıklık sistemi, bağ dokusu, damarlar, metabolizma ve mikroorganizmaların birlikte rol aldığı çok katmanlı bir süreç olarak kabul edilmektedir. Kronik inflamasyon bu sistemler arasındaki bağlantıyı kuran temel mekanizmalardan biridir. NCI, uzun süreli inflamasyonun zaman içerisinde DNA hasarına neden olabileceğini ve belirli kanserlerin gelişme riskini artırabileceğini açıkça belirtmektedir.
1. MIT Araştırması: Kronik İnflamasyonun Kimyasal Parmak İzleri
Massachusetts Teknoloji Enstitüsündeki Peter Dedon, Steven Tannenbaum, James Fox, Gerald Wogan ve çalışma arkadaşları, kronik inflamasyonun dokularda oluşturduğu hasarı yalnızca mikroskop altında incelemekle kalmadılar. DNA, RNA ve proteinlerde meydana gelen kimyasal değişimleri eş zamanlı olarak ölçmeye çalıştılar.
Araştırmada, insanlardaki inflamatuvar bağırsak hastalığının bazı özelliklerini taklit eden özel bir fare modeli kullanıldı. Bağışıklık düzenlenmesi bozulmuş Rag2−/− fareleri, Helicobacter hepaticus adlı bakteriyle enfekte edildi.
Bilimsel not:
Helicobacter hepaticus, insanlarda mide kanseriyle ilişkili Helicobacter pylori ile aynı bakteri değildir. Daha çok farelerin karaciğer ve bağırsaklarında hastalık oluşturan deneysel bir mikroorganizmadır.
Enfekte farelerde yaklaşık 10 hafta içerisinde belirgin kolit ve hepatit gelişti. Yirminci haftaya ulaşıldığında özellikle çekum ve proksimal kolonda ileri inflamasyon ve kolon kanseri görüldü. Araştırmacılar hastalık ilerlerken histopatolojik değişiklikleri, bağışıklık hücresi infiltrasyonunu, gen ekspresyonunu ve çok sayıda DNA–RNA hasar ürününü birlikte değerlendirdiler.
Çalışmanın temel önemi, “inflamasyon DNA’ya zarar verir” şeklindeki genel ifadeyi ayrıntılı bir moleküler haritaya dönüştürmesiydi. Araştırmacılar şu süreçlerin aynı dokuda buluştuğunu gösterdiler:
Nötrofil ve makrofajların dokuya yoğun göçü
Reaktif oksijen ve azot türlerinin üretimi
DNA, RNA ve proteinlerde kimyasal hasar
Kolonda DNA onarımı ve oksidatif stres yanıtıyla ilişkili genlerin baskılanması
Tekrarlayan hücre ölümü ve yenilenme
Mutasyona uğramış hücrelerin seçilerek çoğalması
Zaman içerisinde kanserli dönüşüm
Ancak bu çalışma bir fare araştırmasıdır. Bulgular insan biyolojisi açısından son derece değerli mekanistik kanıtlar sunmakla birlikte, deneyde ölçülen her molekülün insanlarda rutin kanser testi veya tedavi hedefi hâline geldiği anlamına gelmez.
2. Akut ve Kronik İnflamasyon Arasındaki Yaşamsal Fark
Akut inflamasyon: Kontrollü kurtarma operasyonu
Akut inflamasyon genellikle saatler veya günler içinde gelişir. Amaç enfeksiyonu temizlemek, hasarlı hücreleri ortadan kaldırmak ve doku onarımını başlatmaktır.
Başarılı bir akut inflamasyonun sonunda bağışıklık hücreleri geri çekilir, proinflamatuvar sinyaller kapanır ve çözülme dönemi başlar.
Bu çözülme pasif bir susma değildir. Lipoksinler, resolvinler, protectinler ve maresinler gibi özel lipid aracıları bağışıklık yanıtının sona erdirilmesine yardım eder.
Kronik inflamasyon: Freni bozulmuş savunma sistemi
Kronik inflamasyonda ise saldırı ve onarım aynı anda devam eder. Dokunun bir bölümü yıkılırken diğer bölümü hızla çoğalarak kaybı telafi etmeye çalışır.
Böylece tehlikeli bir döngü oluşur:
Hasar → hücre ölümü → inflamasyon → yenilenme → yeni hasar → daha fazla yenilenme
Her hücre bölünmesi DNA’nın yeniden kopyalanmasını gerektirir. Bir dokunun sürekli olarak kendisini yenilemeye zorlanması, özellikle DNA hasarı ve onarım yetersizliği de varsa, mutasyonların kalıcılaşma olasılığını artırır.
Başka bir ifadeyle kronik inflamasyon yalnızca DNA’ya zarar vermez; aynı zamanda hasarlı DNA taşıyan hücreleri tekrar tekrar bölünmeye zorlar.
3. Bağışıklık Sisteminin Çift Taraflı Kılıcı: Nötrofiller ve Makrofajlar
Nötrofiller ve makrofajlar enfeksiyonla savaşın ön saflarında görev yapan hücrelerdir.
Fagositoz
Bu hücreler bakterileri, ölü hücreleri ve hücresel kalıntıları çevreleyerek içlerine alır. Bu işleme fagositoz denir.
Solunumsal patlama
Fagositozdan sonra bağışıklık hücrelerinde “solunumsal patlama” olarak adlandırılan hızlı bir kimyasal üretim başlar. NADPH oksidaz sistemi, süperoksit ve hidrojen peroksit gibi reaktif oksijen türleri oluşturur.
Nötrofillerde bulunan miyeloperoksidaz enzimi, hidrojen peroksit ile klorür iyonlarını kullanarak hipokloröz asit meydana getirir:
Hidrojen peroksit + klorür → hipokloröz asit
Hipokloröz asit son derece etkili bir antimikrobiyal moleküldür. Bakterilerin proteinlerini, zarlarını ve genetik materyalini bozarak onları öldürür.
Fakat bu molekülün hedef seçme yeteneği kusursuz değildir. Enfeksiyon uzadığında hipokloröz asit ve diğer reaktif türler çevredeki sağlıklı epitel hücrelerine de ulaşabilir.
Bu durum, bağışıklık sisteminin düşmana doğrulttuğu kimyasal silahların kendi dokusuna sıçramasıdır.
4. Kolondaki “Çamaşır Suyu Etkisi”: Hipokloröz Asit
Hipokloröz asit, ev tipi çamaşır suyunda bulunan hipoklorit kimyasının biyolojik karşılığına benzetilebilir. Bununla birlikte nötrofiller tarafından üretilen hipokloröz asidin miktarı, yeri ve oluşma biçimi ev tipi kimyasal maruziyetinden tamamen farklıdır.
MIT çalışmasında nötrofil infiltrasyonunun yoğun olduğu kolon dokusunda klorlama kimyasının belirginleştiği görüldü. Hipokloröz asit;
DNA bazlarını,
RNA moleküllerini,
proteinlerdeki aminoasitleri,
hücre zarlarındaki lipidleri
kimyasal olarak değiştirebilir.
Bu değişiklikler hücre için yalnızca yüzeysel bir yaralanma değildir. Enzimlerin üç boyutlu yapısı bozulabilir, genler yanlış okunabilir, DNA kopyalanması durabilir veya hatalı devam edebilir.
5. 5-Klorositozin: İnflamasyonun DNA Üzerindeki Kimyasal İmzası
DNA’nın dört temel harfinden biri sitozindir. Hipokloröz asit sitozini klorlayarak 5-klorositozin oluşturabilir.
5-Klorositozin sıradan bir oksidasyon ürünü değildir. Hücre, bu değişmiş bazı doğal bir DNA işareti olan 5-metilsitozinle karıştırabilir. Böylece inflamasyon yalnızca DNA dizisinde mutasyon oluşturmakla kalmaz; genlerin açılıp kapanmasını yöneten epigenetik sistemi de yanıltabilir.
Daha sonraki deneysel çalışmalar 5-klorositozinin DNA kopyalanması sırasında yanlış baz eşleşmelerine yol açabildiğini ve mutajenik özellik taşıdığını göstermiştir. Bu bulgu, nötrofil kökenli klorlama ile kalıcı genetik değişiklik arasında mekanistik bir köprü kurulmasını sağlamıştır.
Klinik açıdan kritik düzeltme
Referans metindeki “klorositozin düzeyi ölçülerek kolon, karaciğer veya mide kanseri riski tahmin edilebilir” ifadesi henüz klinik gerçeklik değildir.
5-Klorositozin:
Araştırma laboratuvarlarında ölçülebilen deneysel bir hasar göstergesidir.
Rutin hastane laboratuvarlarında kullanılan bir kanser tarama testi değildir.
Kanser riskini hesaplamak için doğrulanmış bir eşik değeri bulunmamaktadır.
Klinik kullanım için güvenilir LR+ veya LR− değerleri belirlenmemiştir.
Yüksek saptanması, tek başına bir kişide kanser gelişeceği anlamına gelmez.
Dolayısıyla 5-klorositozin umut verici bir mekanistik biyobelirteçtir, fakat günümüzde klinik bir kanser belirteci değildir.
6. Klorotirozin: Proteinlerdeki Nötrofil İmzası
Hipokloröz asit proteinlerde bulunan tirozin aminoasidini değiştirerek 3-klorotirozin oluşturabilir.
Klorotirozin, miyeloperoksidaz aracılı nötrofil aktivitesinin kimyasal izlerinden biri olarak araştırılmaktadır. Protein klorlanması;
enzim etkinliğini azaltabilir,
reseptörlerin yapısını değiştirebilir,
hücreler arası sinyalleşmeyi bozabilir,
proteinlerin yanlış katlanmasına veya parçalanmasına neden olabilir.
Ancak klorotirozin de günümüzde tek başına kanser riskini belirleyen rutin bir test değildir. Daha çok inflamatuvar oksidan üretiminin araştırma düzeyindeki göstergelerinden biridir.
7. Guanin Oksidasyonu: Spiroiminodihidantoin ve Guanidinohidantoin
Guanin, DNA’nın oksidasyona en duyarlı bazlarından biridir. İlk oksidasyon basamaklarında sık bilinen 8-oksoguanin oluşabilir. Oksidatif baskı devam ederse guanin daha ileri derecede oksitlenerek;
Spiroiminodihidantoin – Sp
Guanidinohidantoin – Gh
gibi ürünlere dönüşebilir.
Bu lezyonlar DNA polimerazlarının ilerlemesini engelleyebilir veya yanlış nükleotid eklenmesine neden olabilir. Sonuçta hücre bölünmesi sırasında mutasyon ortaya çıkabilir.
Burada önemli bir bilimsel ayrıntı vardır: Sp ve Gh molekülleri MIT çalışması sırasında ilk kez keşfedilmiş moleküller olarak değerlendirilmemelidir. Çalışmanın önemi, bu ileri oksidasyon ürünlerini enfeksiyon kaynaklı kronik inflamasyon modeli içinde çoklu hasar profiliyle birlikte incelemesidir.
Hasarın olası sonuçları
Moleküler hasar Başlıca kaynak Olası hücresel sonuç
5-Klorositozin Hipokloröz asit Yanlış baz eşleşmesi, epigenetik bozulma
Klorotirozin Miyeloperoksidaz–HOCl sistemi Protein ve enzim işlev kaybı
8-Oksoguanin Reaktif oksijen türleri Baz değişimleri ve mutasyon
Spiroiminodihidantoin İleri guanin oksidasyonu Replikasyon blokajı ve yüksek mutajenite
Guanidinohidantoin İleri guanin oksidasyonu Yanlış DNA eşleşmeleri
Hipoksantin Deaminasyon ve nitrozatif stres DNA kodunun yanlış okunması
Lipid peroksidasyon ürünleri Hücre zarı oksidasyonu DNA’ya bağlanan ikincil reaktif aldehitler
8. Reaktif Azot Türleri: Nitrik Oksit ve Peroksinitrit
Kronik inflamasyonda yalnızca oksijen kökenli moleküller üretilmez. Aktive makrofajlar indüklenebilir nitrik oksit sentaz – iNOS aracılığıyla yüksek miktarda nitrik oksit oluşturabilir.
Nitrik oksit, süperoksitle birleştiğinde peroksinitrit meydana gelir. Peroksinitrit;
DNA bazlarını oksitleyebilir,
proteinlerde tirozin nitrasyonu oluşturabilir,
mitokondrilere zarar verebilir,
DNA zincir kırıklarına yol açabilir,
hücresel enerji metabolizmasını bozabilir.
Bu kimyasal ortamda DNA hasarı tek bir molekülden kaynaklanmaz. Hücre, oksidasyon, klorlama, nitrasyon, deaminasyon ve lipid peroksidasyonunun eş zamanlı saldırısıyla karşı karşıya kalabilir.
9. Kolon ve Karaciğer Neden Aynı Tepkiyi Vermedi?
MIT araştırmasının en önemli sonuçlarından biri, aynı enfeksiyon ve inflamasyon ortamının farklı organlarda aynı biyolojik sonucu doğurmadığını göstermesidir.
Farelerin hem karaciğerinde hem kolonunda inflamasyon ve nükleik asit hasarı bulunmasına rağmen gen ekspresyon yanıtları farklıydı.
Karaciğerde stres yanıtı ve DNA onarım sistemleri daha koruyucu bir biçimde etkinleşebilirken, kolonda DNA onarımı ve oksidatif stres savunmasıyla ilişkili çok sayıda genin ekspresyonu azaldı.
Bu farklılık şu unsurlarla açıklanabilir:
Organların farklı hücre tiplerine sahip olması
Mikrobiyal yükün ve mikrobiyomun farklılığı
Bağışıklık hücrelerinin dokudaki dağılımı
Oksijen düzeyi ve metabolik yapı
Hücre yenilenme hızları
Karaciğerin detoksifikasyon ve rejenerasyon kapasitesi
Bağırsak epitelinin doğrudan mikrobiyal ürünlere maruz kalması
DNA onarım genlerinin farklı düzenlenmesi
Kolondaki çifte darbe
Kolon epitelinde aynı anda iki temel sorun ortaya çıkabilir:
Birinci darbe: Bağışıklık hücrelerinin ürettiği reaktif moleküller DNA’ya zarar verir.
İkinci darbe: DNA onarım ve oksidatif stres yanıtı yetersizleşir.
Buna üçüncü bir baskı daha eklenebilir:
Üçüncü darbe: Hasarlı epitelin yerini doldurmak için kök ve öncü hücreler sürekli çoğalmaya zorlanır.
Bu üçlü ortamda oluşan DNA hatalarının kalıcı mutasyonlara dönüşme olasılığı yükselir.
Araştırma metninde onarım baskılanmasının özellikle “nükleotid kesip çıkarma onarımı – NER” üzerinden gerçekleştiği belirtilmiştir. Ancak MIT çalışmasının bulgularını yalnızca NER sistemiyle sınırlandırmak doğru değildir. Çalışma daha geniş bir DNA onarımı ve stres yanıtı gen ekspresyonu değişikliği göstermiştir.
10. DNA Hasarı Kanser İçin Neden Yeterli Değildir?
İnsan hücreleri her gün çok sayıda DNA hasarıyla karşılaşır. Bunların büyük bölümü onarılır veya ağır hasarlı hücre programlı hücre ölümüyle ortadan kaldırılır.
Kanserleşme için genellikle şu denetim katmanlarının birden fazla kez aşılması gerekir:
DNA hasarının oluşması
Hasarın doğru biçimde onarılamaması
Hasarlı hücrenin apoptozdan kaçması
Hücrenin çoğalma avantajı kazanması
Bağışıklık sisteminden saklanması
Çevresindeki bağ dokusunu ve damarları kendi lehine değiştirmesi
Zaman içerisinde daha saldırgan alt klonların seçilmesi
Bu nedenle kronik inflamasyonun kanserle ilişkisi deterministik değil, olasılıksaldır. İnflamasyon kanser gelişme olasılığını artıran bir ekosistem yaratır; sonucu tek başına belirlemez.
11. İnflamasyonun Büyüme Sinyalleri: NF-κB, IL-6 ve STAT3
Kronik inflamasyonun kansere katkısı yalnızca kimyasal DNA hasarıyla sınırlı değildir. İnflamatuvar sitokinler hasarlı hücrelerin hayatta kalmasını ve çoğalmasını da destekleyebilir.
NF-κB: İnflamasyonun ana kontrol düğümü
NF-κB, bağışıklık yanıtı, hücre sağkalımı ve inflamatuvar genlerin çalışmasını düzenleyen bir transkripsiyon faktörüdür.
Uzun süre etkin kaldığında;
antiapoptotik proteinleri artırabilir,
inflamatuvar sitokin üretimini sürdürebilir,
hücre ölümünden kaçışı kolaylaştırabilir,
epitel ve bağışıklık hücreleri arasındaki tümör destekleyici iletişimi güçlendirebilir.
Kolitle ilişkili kanser modellerinde IKKβ–NF-κB yolunun epitel hücrelerinin hayatta kalması ve tümör oluşumu üzerinde önemli rol oynadığı deneysel olarak gösterilmiştir.
IL-6–STAT3 ekseni
Makrofajlar ve diğer stromal hücreler tarafından üretilen interlökin-6, epitel hücrelerindeki STAT3 yolunu etkinleştirir.
STAT3;
hücre sağkalımını,
çoğalmayı,
rejenerasyonu,
damar oluşumunu,
bağışıklık baskılanmasını
destekleyen gen programlarını çalıştırabilir.
Akut yaralanmada bu yol dokunun iyileşmesine yardım eder. Fakat kronik olarak açık kaldığında, genetik hasar taşıyan hücrelerin de yaşamaya devam etmesine imkân verebilir. Kolitle ilişkili kanser modellerinde IL-6 ve STAT3 aktivitesinin epitel hücrelerinin sağkalımı ve tümör gelişimi için gerekli olduğu gösterilmiştir.
12. TNF-α, COX-2 ve Prostaglandin E₂
Kronik inflamasyon sırasında TNF-α, IL-1β ve diğer sitokinler COX-2 enziminin ekspresyonunu artırabilir.
COX-2 üzerinden oluşan prostaglandin E₂;
damar oluşumunu,
hücre çoğalmasını,
invazyonu,
bağışıklık baskılanmasını,
bazı tümör kök hücre özelliklerini
destekleyebilir.
Bu mekanizma, antiinflamatuvar ilaçların kanser koruması açısından araştırılmasının nedenlerinden biridir. Ancak aspirin veya diğer NSAİİ ilaçlar herkes için güvenli kanser önleyici tedaviler değildir. Gastrointestinal kanama, böbrek hasarı ve hemorajik inme gibi riskleri bulunduğundan kişisel tıbbi değerlendirme olmadan başlanmamalıdır.
13. Yara İyileşmesinden Tümörleşmeye: Telafi Edici Proliferasyon
Bir epitel hücresi öldüğünde komşu hücreler ve doku kök hücreleri boşluğu doldurmak üzere çoğalır.
Normal koşullarda bu süreç kontrollüdür. Kronik inflamasyonda ise hasar sürekli tekrarlandığından “onarım programı” kalıcı biçimde açık kalabilir.
Bunun sonuçları şunlardır:
Daha fazla DNA kopyalanması
Replikasyon hatalarının artması
Kök hücre havuzunun uzun süre proliferatif kalması
Wnt/β-katenin, EGFR ve YAP/TAZ gibi rejenerasyon yollarının kronik etkinliği
Mutasyon taşıyan hücrelerin geniş klonlar oluşturması
Kanser, bu açıdan bakıldığında, kapanmayı başaramayan bir yara iyileşmesi programına benzeyebilir.
14. Dokunun Hafızası: İnflamasyon Geçse Bile Risk Neden Sürebilir?
2026 yılında yayımlanan bir çalışma, kronik kolitin yalnızca geçici kimyasal hasar bırakmadığını; kolon kök hücrelerinde uzun süreli bir epigenetik hafıza oluşturabildiğini gösterdi.
Fare modelinde inflamasyon sona erdikten ve doku görünürde iyileştikten sonra bile kolon kök hücrelerinde AP-1 transkripsiyon faktörüyle ilişkili kromatin değişiklikleri 100 günden uzun süre devam etti.
Bu hücreler daha sonra APC gibi bir tümör baskılayıcı geni kaybettiklerinde, inflamasyon geçirmemiş hücrelere göre daha hızlı tümör büyümesi gösterdi. Deneysel AP-1 baskılanması, inflamasyon hafızası bulunan farelerde erken tümör büyüklüğünü yaklaşık yüzde 40 azalttı. Ancak bu bulgular henüz insanlarda uygulanabilecek bir AP-1 koruyucu tedavi bulunduğu anlamına gelmemektedir.
Epigenetik hafıza nedir?
DNA dizisi değişmeden, DNA’nın paketlenme biçiminin ve genlere erişilebilirliğin uzun süre değişmesine epigenetik hafıza denilebilir.
Kronik inflamasyon sırasında kök hücreler sürekli onarım yapmaya zorlandığında, “hızlı büyü, yarayı kapat ve hayatta kal” programını epigenetik olarak öğrenebilir.
Doku iyileşmiş görünse bile bazı hücreler bu programı unutmayabilir. Daha sonra yeni bir onkojenik mutasyon meydana geldiğinde, önceden hazırlanmış rejeneratif sistem tümör büyümesini hızlandırabilir.
Bu bulgu kronik inflamasyonun yalnızca bugünkü hasardan ibaret olmadığını; dokunun gelecekteki davranışını da değiştirebileceğini göstermektedir.
15. Tümör Mikroçevresi: Kanser Hücresinin Tek Başına Olmadığı Dünya
Bir tümör yalnızca çoğalan malign hücrelerden oluşmaz. Çevresinde;
fibroblastlar,
damar hücreleri,
makrofajlar,
nötrofiller,
lenfositler,
ekstraselüler matriks,
sitokinler,
büyüme faktörleri,
metabolik ürünler
bulunur.
Kronik inflamasyon bu mikroçevreyi tümör oluşumuna uygun hâle getirebilir.
Fibrozis
Uzun süreli hasar fibroblastları aktive ederek kollajen ve bağ dokusu birikimine yol açabilir. Fibrozis yalnızca bir yara izi değildir. Dokunun sertliğini, oksijenlenmesini, hücresel sinyalleşmesini ve ilaçların dokuya ulaşmasını değiştirir.
Anjiyogenez
İnflamatuvar hücreler VEGF gibi damar oluşturucu faktörler salgılayabilir. Yeni damarlar iyileşme için gerekli olsa da gelişmekte olan tümörün oksijen ve besin ihtiyacını da karşılayabilir.
Bağışıklık kaçışı
Kronik inflamasyon paradoksal olarak bağışıklığı sürekli uyarırken aynı zamanda bağışıklık tükenmesine ve baskılayıcı hücrelerin artmasına yol açabilir.
M2 benzeri makrofajlar, düzenleyici T hücreleri ve miyeloid kökenli baskılayıcı hücreler tümör hücrelerinin bağışıklık sisteminden saklanmasına yardım edebilir.
16. Enfeksiyonlar Dünya Kanser Yükünün Ne Kadarından Sorumludur?
MIT analizinde 2012 tarihli hesaplamaya dayanılarak dünya genelindeki kanserlerin yaklaşık yüzde 16’sının enfeksiyonlarla ilişkili olduğu belirtilmiştir.
Daha güncel küresel analizde, 2018 yılında yaklaşık 2,2 milyon yeni kanser vakasının, yani dünya genelindeki yeni kanserlerin yaklaşık yüzde 13’ünün enfeksiyöz ajanlara atfedilebileceği hesaplanmıştır.
En büyük katkıyı;
Helicobacter pylori,
insan papillomavirüsü – HPV,
hepatit B virüsü – HBV,
hepatit C virüsü – HCV
oluşturmuştur.
Bu oran “enfeksiyon bulunan her kişide kanser gelişir” anlamına gelmez. Enfeksiyonun süresi, mikroorganizmanın tipi, kişinin bağışıklık yanıtı, genetik yatkınlığı, eşlik eden çevresel maruziyetler ve tedavi edilip edilmemesi riski belirler.
ORGANLARA GÖRE KRONİK İNFLAMASYONDAN KANSERE GİDEN YOLLAR
17. Mide: Helicobacter pylori ve Correa Kaskadı
Helicobacter pylori, mide mukozasında yıllarca veya onlarca yıl sürebilen kronik aktif gastrite neden olabilir.
Bazı kişilerde süreç şu basamaklardan ilerler:
Kronik gastrit → glandüler atrofi → intestinal metaplazi → displazi → mide adenokarsinomu
Bu ilerleyiş “Correa kaskadı” olarak bilinir.
H. pylori yalnızca inflamasyon oluşturmaz. Bakteriyel virülans faktörleri hücresel sinyalleşmeyi değiştirebilir, DNA hasarına katkıda bulunabilir ve mide asit–mikrobiyom dengesini bozabilir.
Ayrıca H. pylori, mide MALT lenfomasının da önemli nedenlerinden biridir.
H. pylori eradikasyonunun, özellikle yüksek riskli kişilerde ve erken mide kanseri çıkarılmış hastalarda yeni mide kanseri gelişme riskini azaltabildiğine ilişkin randomize klinik kanıt bulunmaktadır. Güncel kılavuzlar aktif H. pylori enfeksiyonu saptanan kişilerin uygun antibiyotik rejimiyle tedavi edilmesini ve tedavi sonrasında eradikasyonun dışkı antijen testi, üre nefes testi veya uygun biyopsi yöntemiyle doğrulanmasını önermektedir.
Klinik not:
H. pylori tedavisi kişiye, önceki antibiyotik kullanımına, lokal direnç özelliklerine ve alerji durumuna göre düzenlenmelidir. Rastgele antibiyotik kullanımı direnç gelişimine ve tedavi başarısızlığına yol açabilir.
18. Kolon: Ülseratif Kolit, Crohn Koliti ve İnflamatuvar Hafıza
Uzun süreli ve yaygın kolon inflamasyonu bulunan ülseratif kolit veya Crohn koliti hastalarında kolorektal kanser riski artabilir.
Riski yükselten başlıca unsurlar şunlardır:
Hastalığın uzun süredir devam etmesi
Kolonun geniş bir bölümünü tutması
Sürekli veya tekrarlayan histolojik inflamasyon
Primer sklerozan kolanjit birlikteliği
Ailede kolorektal kanser bulunması
Daha önce displazi saptanması
Darlık, psödopolip ve yapısal değişiklikler
Burada yalnızca CRP veya dışkı kalprotektini değil, yıllar boyunca biriken kümülatif inflamatuvar yük önemlidir.
Dışkı kalprotektini bağırsak inflamasyonunu izlemek için faydalıdır; ancak kolon kanserini doğrulayan veya dışlayan bir test değildir. Uzun süreli koliti bulunan hastalarda kanser gözetimi gastroenteroloji uzmanı tarafından kolonoskopi, yüksek kaliteli mukozal inceleme ve gerektiğinde biyopsilerle planlanır.
19. Karaciğer: Hepatit, Fibrozis ve Hepatoselüler Karsinom
Kronik HBV ve HCV enfeksiyonları karaciğerde yıllarca süren inflamasyon, hücre ölümü ve rejenerasyon oluşturabilir.
Süreç şu biçimde ilerleyebilir:
Kronik hepatit → fibrozis → siroz → hepatoselüler karsinom
HBV’nin ek bir özelliği vardır: Viral DNA insan hücresinin genomuna entegre olabilir. Bu nedenle bazı HBV hastalarında siroz gelişmeden de karaciğer kanseri ortaya çıkabilir.
HCV çoğunlukla kronik inflamasyon, oksidatif stres, metabolik bozukluk ve siroz üzerinden risk oluşturur.
Hepatit B aşısı enfeksiyonu ve dolayısıyla HBV ile ilişkili karaciğer kanserlerini önleyebilen temel koruyucu uygulamalardan biridir. Kronik HBV’nin antiviral baskılanması ve HCV’nin doğrudan etkili antivirallerle tedavi edilmesi karaciğer kanseri riskini belirgin şekilde azaltabilir; ancak ileri fibrozis veya sirozu olan kişilerde risk tamamen sıfırlanmayacağı için gözetim devam eder.
Metabolik yağlı karaciğer hastalığı, obezite, insülin direnci ve alkol de karaciğerde inflamasyon–fibrozis–kanser eksenini güçlendirebilir.
20. Serviks ve Diğer HPV İlişkili Dokular
HPV’ye bağlı kanser gelişimi yalnızca inflamasyonla açıklanamaz. Yüksek riskli HPV tiplerinin E6 ve E7 proteinleri, p53 ve retinoblastom gibi tümör baskılayıcı sistemleri doğrudan bozar.
Kronik enfeksiyon, epitel hasarı ve lokal bağışıklık değişiklikleri bu onkojenik süreci destekleyebilir.
HPV aşısı serviks, vulva, vajina, penis, anüs ve orofarenks kanserlerinin büyük bölümünden sorumlu HPV tiplerine karşı koruma sağlar. CDC’ye göre mevcut aşılar HPV’nin neden olduğu kanserlerin yüzde 90’dan fazlasını önleme potansiyeline sahiptir. Bununla birlikte aşı, uygun yaş ve risk grubundaki serviks taramasının yerini almaz.
21. Diğer İnflamasyon–Kanser Örnekleri
Kronik inflamasyonla ilişkilendirilen diğer klinik tablolar arasında şunlar bulunur:
Barrett özofagusu ve özofagus adenokarsinomu
Kronik pankreatit ve pankreas kanseri
Kronik safra yolu inflamasyonu ve kolanjiyokarsinom
Schistosoma haematobium enfeksiyonu ve mesanenin skuamöz hücreli kanseri
Opisthorchis veya Clonorchis enfeksiyonları ve safra yolu kanseri
Kronik atrofik gastrit ve mide kanseri
Kronik cilt yaraları ve bazı skuamöz hücreli kanserler
Bu hastalıklarda inflamasyonun rolü aynı değildir. Bazılarında mikroorganizma doğrudan onkojenik etki gösterirken, bazılarında fibrozis ve sürekli doku yenilenmesi baskın mekanizmadır.
KLİNİK VE BAYESYEN DEĞERLENDİRME
22. İnflamasyon Testi Yüksekse Kanser Olasılığı Artmış mıdır?
CRP, eritrosit sedimentasyon hızı, ferritin, nötrofil/lenfosit oranı veya çeşitli sitokinlerin yükselmesi tek başına kanser tanısı koydurmaz.
Bu göstergeler;
enfeksiyon,
obezite,
romatolojik hastalık,
travma,
cerrahi,
yoğun egzersiz,
sigara,
metabolik hastalıklar
gibi çok sayıda durumda değişebilir.
Bu nedenle “CRP yüksek, demek ki kanser gelişiyor” şeklindeki yorum bilimsel değildir.
Bayesyen klinik değerlendirmede laboratuvar sonucu, test öncesi olasılıkla birlikte yorumlanır. Test öncesi olasılığı belirleyen başlıca unsurlar şunlardır:
Yaş
Aile öyküsü
Organı etkileyen kronik hastalık
Hastalığın süresi ve şiddeti
Kanserojen enfeksiyon varlığı
Sigara ve alkol kullanımı
Kilo kaybı, kanama, anemi gibi uyarıcı bulgular
Endoskopi ve görüntüleme sonuçları
Histopatolojik atrofi, metaplazi veya displazi
Klinik önem sıralaması
Bulgular Kanser riski açısından anlamı
Tek başına hafif CRP yüksekliği Çok düşük özgüllük
Tek başına nötrofil yüksekliği Çok sayıda nedeni olabilir
Dışkı kalprotektini yüksekliği Bağırsak inflamasyonunu destekler; kanser testi değildir
Aktif H. pylori enfeksiyonu Tedavi edilmesi gereken organ-spesifik risk faktörü
Kronik HBV/HCV Karaciğer hastalığı ve kanser riski açısından klinik olarak önemlidir
Atrofi veya intestinal metaplazi Mide kanseri riski bakımından daha güçlü doku göstergesi
Uzun süreli yaygın kolit Gözetim gerektiren klinik risk durumu
Histolojik displazi Kanser öncülü olabilecek yüksek önem taşıyan bulgu
Görüntüleme veya endoskopide kitle İleri inceleme ve biyopsi gerektirir
5-Klorositozin Günümüzde deneysel; doğrulanmış klinik risk testi değildir
En güçlü kanıt genel inflamasyon testlerinden değil, organ-spesifik hastalık, endoskopi, görüntüleme ve histopatoloji kombinasyonundan gelir.
KANITA DAYALI FONKSİYONEL VE BÜTÜNCÜL MÜDAHALE
23. “Kök Nedeni Tedavi Etmek” Ne Anlama Gelmelidir?
Kanıta dayalı fonksiyonel yaklaşımda amaç yalnızca CRP’yi düşürmek veya birkaç sitokini baskılamak olmamalıdır.
Asıl soru şudur:
İnflamasyonu hangi biyolojik sürücü devam ettiriyor?
Bu sürücü;
H. pylori,
HBV veya HCV,
inflamatuvar bağırsak hastalığı,
otoimmün hastalık,
obezite ve insülin direnci,
periodontal enfeksiyon,
sigara,
alkol,
kronik reflü,
safra yolu hastalığı,
toksik veya mesleki maruziyet
olabilir.
Kök neden yaklaşımı, kanıtlanmış tanı ve tedavilerin yerine belirsiz takviyeler koymak değildir. Öncelik sırası şöyledir:
Birinci basamak: Nedensel faktörü ortadan kaldırmak
H. pylori eradikasyonu, HCV tedavisi, HBV baskılanması, HPV ve HBV aşılaması gibi uygulamalar doğrudan neden üzerinde etkili olabilir.
İkinci basamak: Kronik inflamatuvar hastalığı kontrol altına almak
İnflamatuvar bağırsak hastalığında yalnızca semptomların azalması yeterli olmayabilir. Endoskopik ve histolojik inflamasyonun kontrol edilmesi, dokunun maruz kaldığı kümülatif hasarı azaltmak bakımından önemlidir.
Üçüncü basamak: Eşlik eden kanserojen yükü azaltmak
Sigara, alkol, obezite, işlenmiş et ağırlıklı beslenme, fiziksel hareketsizlik ve kontrolsüz metabolik hastalıklar inflamatuvar mikroçevreyi ağırlaştırabilir.
Dördüncü basamak: Organ-spesifik tarama ve gözetim
İnflamasyonu azaltmak, oluşmuş metaplazi veya displaziyi görünmez hâle getirmez. Uygun endoskopi, kolonoskopi, görüntüleme, HPV taraması ve karaciğer gözetimi geciktirilmemelidir.
24. Beslenme ve Metabolik İnflamasyon
Kanserden korunmada tek bir “antiinflamatuvar gıda” yoktur. Koruyucu etki, uzun süreli beslenme düzeninin metabolik ve mikrobiyal sonuçlarından doğar.
Akılcı beslenme yaklaşımı genel olarak;
sebze çeşitliliği,
baklagiller,
tam tahıllar,
yeterli lif,
meyveler,
kuruyemişler,
zeytinyağı,
uygun balık tüketimi,
düşük işlenmiş gıda yükü
üzerine kurulmalıdır.
Lif, kolon bakterileri tarafından bütirat gibi kısa zincirli yağ asitlerine dönüştürülebilir. Bütirat kolon epitelinin enerji metabolizmasına, mukozal bütünlüğe ve bağışıklık düzenlenmesine katkıda bulunur.
Buna karşılık aşırı enerji alımı, visseral yağlanma ve insülin direnci; IL-6, TNF-α, leptin, hiperinsülinemi ve IGF sinyalleri üzerinden kronik inflamatuvar ortamı güçlendirebilir.
Beslenme, H. pylori antibiyotik tedavisinin, antiviral tedavinin, IBD ilaçlarının veya kanser gözetiminin alternatifi değildir.
25. Sülforafan ve Nrf2: Güçlü Mekanizma, Sınırlı Klinik Sonuç
Sülforafan özellikle brokoli filizlerinde bulunan izotiyosiyanat yapılı bir bileşendir. Keap1–Nrf2 sistemini etkileyerek;
glutatyon sentezini,
NAD(P)H kinon oksidoredüktazı,
hem oksijenaz-1’i,
çeşitli faz II detoksifikasyon enzimlerini
artırabilir.
Bu mekanizma hücrenin oksidatif ve elektrofilik strese karşı savunmasını destekleyebilir.
H. pylori ile enfekte kişilerde yürütülen küçük bir insan çalışmasında sülforafan bakımından zengin brokoli filizi tüketimi, H. pylori kolonizasyon göstergelerini ve bazı inflamasyon işaretlerini geçici olarak azaltmıştır. Ancak tedavi sonlandırıldığında etkiler geri dönmüş ve sülforafan standart H. pylori eradikasyonunun yerini almamıştır.
Bu nedenle sülforafan için en doğru ifade şudur:
Biyolojik olarak anlamlı ve klinik araştırmaya değer bir fitokimyasal; fakat kanseri önlediği veya kronik enfeksiyonu tedavi ettiği kanıtlanmış bir ilaç değildir.
26. Resveratrol ve Fisetin: Laboratuvardan Kliniğe Uzun Yol
Resveratrol
Resveratrol NF-κB, sirtuinler, AMPK ve çeşitli stres yanıtlarını etkileyebilir. Hücre ve hayvan çalışmalarında antiinflamatuvar ve antitümör etkiler bildirilmiştir.
İnsanlarda yürütülen erken faz araştırmalar, resveratrolün dokulara ulaşabildiğini ve bazı biyolojik belirteçleri değiştirebildiğini göstermiştir. Ancak çalışmalar küçük, kısa süreli ve çoğunlukla biyobelirteç odaklıdır. Resveratrolün sağlıklı insanlarda kanseri önlediği kanıtlanmış değildir.
Fisetin
Fisetin hayvanlarda ve hücresel modellerde senolitik özellik göstermiştir. Senolitik etki, yaşlanmış ve inflamatuvar salgılar üreten bazı hücrelerin seçici biçimde uzaklaştırılması anlamına gelir.
Bununla birlikte fisetinin insanlarda kanserden korunma amacıyla etkili ve güvenli olduğu gösterilmemiştir. Güncel insan araştırmaları henüz erken aşamadadır. Hayvanlardaki senolitik başarı doğrudan klinik koruyucu tedavi anlamına gelmez.
Referans metindeki “fisetin ve resveratrol senesent hücreleri temizleyerek nötrofillerin HOCl salmasını engeller” ifadesi bu nedenle kesin klinik sonuç olarak değil, preklinik mekanistik hipotez olarak değerlendirilmelidir.
27. NAD⁺ Desteği ve PARP Enzimleri
PARP enzimleri DNA zincir kırıklarını algılayan ve onarım süreçlerini başlatan önemli proteinlerdir. PARP aktivitesi sırasında NAD⁺ tüketilir.
Şiddetli DNA hasarında aşırı PARP aktivasyonu NAD⁺ ve ATP kaybına, enerji krizine ve hücre ölümüne katkıda bulunabilir.
Bu biyokimyasal bilgi, NAD⁺ öncüllerinin DNA onarımını destekleyebileceği düşüncesini doğurmuştur. Ancak buradan şu sonuca geçmek mümkün değildir:
“NAD⁺ takviyesi kolondaki DNA onarım baskılanmasını tersine çevirir ve kanseri önler.”
Böyle bir klinik etki gösterilmemiştir.
Nikotinamid ribozid gibi NAD⁺ öncülleri insanlarda NAD metabolizmasını yükseltebilir; ancak yürütülen çalışmalar kanserden korunma veya kolit ilişkili kanser riskinin azaltılması sonucunu kanıtlamamıştır. NAD metabolizması normal hücreler kadar kanser hücreleri için de önemlidir. Bu nedenle aktif veya geçirilmiş kanseri bulunan kişilerde yüksek doz NAD⁺ öncülleri hekim değerlendirmesi olmadan kullanılmamalıdır.
NAD⁺ desteği “fonksiyonel zorunluluk” değil, araştırılmakta olan metabolik bir yaklaşımdır.
28. Antioksidan Takviyeleri Neden Otomatik Olarak Koruyucu Değildir?
Oksidatif DNA hasarı kansere katkıda bulunduğuna göre yüksek doz antioksidan almanın kanseri önlemesi mantıklı görünebilir. Fakat insan biyolojisi bu kadar doğrusal değildir.
Reaktif oksijen türleri;
mikroorganizmaların öldürülmesi,
hasarlı hücrelerin apoptoza yönlendirilmesi,
hücresel sinyalleşme,
kanser hücrelerine karşı bağışıklık yanıtı
için de gereklidir.
Büyük randomize araştırmalar vitamin E, beta-karoten, selenyum ve benzeri antioksidan takviyelerinin genel kanser korunmasında güvenilir yarar göstermediğini; bazı gruplarda belirli kanserlerin riskini artırabildiğini ortaya koymuştur.
NCI, antioksidan takviyelerinin primer kanser korunmasında yararlı olduğunu gösteren yeterli klinik kanıt bulunmadığını ve özellikle kanser tedavisi sırasında gelişigüzel kullanılmamaları gerektiğini belirtmektedir.
Bu nedenle amaç oksidanları tamamen yok etmek değil, oksidan üretimi ve antioksidan savunma arasındaki fizyolojik dengeyi yeniden kurmaktır.
KANIT DÜZEYİNE GÖRE MÜDAHALELER
29. Hangi Yaklaşım Ne Kadar Güçlü Kanıta Sahiptir?
Müdahale Kanıt düzeyi Bilimsel değerlendirme
H. pylori’nin uygun antibiyotiklerle eradikasyonu. Kanıt düzeyi : Yüksek. Mide kanseri riskini azaltabilen nedensel müdahale
HBV aşısı. Kanıt düzeyi : Yüksek. Kronik HBV ve bazı karaciğer kanserlerini önler
HPV aşısı. Kanıt düzeyi : Yüksek . HPV ilişkili kanserlerin büyük bölümünü önleyebilir
HCV’nin antiviral tedavisi. Kanıt düzeyi : Yüksek. Siroz ve karaciğer kanseri riskini azaltır
Kronik IBD inflamasyonunun etkili kontrolü. Kanıt düzeyi : Orta–yüksek. Kümülatif inflamatuvar yükün azaltılması önemlidir
Organ-spesifik kanser gözetimi. Kanıt düzeyi : Yüksek. Öncü lezyonları ve erken kanseri yakalayabilir
Sigaranın bırakılması. Kanıt düzeyi : Yüksek. Çok sayıda kanser ve inflamasyon riskini azaltır
Obezitenin ve metabolik hastalığın kontrolü. Kanıt düzeyi : Orta–yüksek. Sistemik ve organ-spesifik inflamasyonu azaltabilir
Liften ve bitkisel gıdalardan zengin beslenme. Kanıt düzeyi : Orta . Genel sağlık ve bazı kanser riskleri açısından destekleyici
Sülforafan konsantreleri. Kanıt düzeyi : Düşük–deneysel. Mekanistik ve küçük insan çalışmaları mevcut
Resveratrol. Kanıt düzeyi : Düşük–deneysel . Biyobelirteç verileri var; kanser korunması kanıtlanmış değil
Fisetin. Kanıt düzeyi : Preklinik/erken klinik. İnsanlarda senolitik ve kanser koruyucu sonuç belirsiz
NAD⁺ öncülleri. Kanıt düzeyi : Deneysel. Kanser korunmasında doğrulanmış etkinlik yok
Yüksek doz antioksidan karışımları. Kanıt düzeyi : Desteklenmiyor. Bazı gruplarda zarar olasılığı bulunabilir
30. Akılcı Bir Koruyucu Tıp Algoritması
Kronik inflamasyon şüphesi bulunan bir kişide bilimsel yaklaşım şu sırayı izlemelidir:
A. İnflamasyonun yeri belirlenir
İnflamasyon sistemik mi, mide, bağırsak, karaciğer, akciğer, cilt veya başka bir organda mı yoğunlaşıyor?
B. Nedensel sürücü araştırılır
Enfeksiyon, otoimmün hastalık, metabolik bozukluk, toksin, sigara, alkol, reflü veya yapısal hastalık araştırılır.
C. Organ-spesifik test yapılır
Genel inflamasyon testleriyle yetinilmez. Gerektiğinde;
H. pylori testi,
HBV ve HCV serolojisi,
endoskopi,
kolonoskopi,
biyopsi,
karaciğer elastografisi,
ultrasonografi,
HPV testi,
sitoloji
kullanılır.
D. Histolojik risk değerlendirilir
Atrofi, metaplazi, displazi, fibrozis ve siroz gibi doku değişiklikleri kanser riski açısından genel CRP yüksekliğinden daha değerlidir.
E. Kanıtlanmış neden tedavi edilir
Antibiyotik, antiviral, immün düzenleyici veya metabolik tedavi geciktirilmez.
F. Gözetim planı oluşturulur
İnflamasyonun azalması, geçmişte oluşmuş doku hasarını ve epigenetik hafızayı tamamen ortadan kaldırmayabilir. Bu nedenle riskli kişilerde takip devam eder.
SONUÇ: KANSER BİR ANDA DOĞMAZ, DOKUNUN TARİHİNDE BİRİKİR
MIT araştırması kronik inflamasyonun kanserleşme sürecinde pasif bir eşlikçi olmadığını güçlü biçimde göstermiştir.
Nötrofillerin ürettiği hipokloröz asit, makrofaj kökenli reaktif azot türleri, DNA’daki 5-klorositozin ve ileri guanin oksidasyon ürünleri, kronik inflamasyonun kimyasal izleridir.
Fakat tablo bundan daha geniştir.
Kronik inflamasyon aynı anda;
DNA’ya zarar verir,
DNA onarımını yetersiz bırakabilir,
hücreleri sürekli bölünmeye zorlar,
mutasyonlu hücrelerin ölümden kaçmasını sağlar,
kök hücrelerin epigenetik programını değiştirir,
bağ dokusunu ve damarları yeniden şekillendirir,
bağışıklık sistemini zamanla baskılayabilir,
oluşan mutant hücrelerin seçilmesine zemin hazırlar.
Yeni araştırmalar, inflamasyon sona erdikten sonra bile kolon kök hücrelerinin bu dönemi epigenetik olarak “hatırlayabildiğini” göstermektedir. Doku dışarıdan iyileşmiş görünse de bazı hücreler gelecekteki bir onkojenik mutasyona karşı daha tehlikeli bir büyüme programıyla hazırlanmış olabilir.
Bununla birlikte bu bilgiler, sağlıklı insanlara çok sayıda antioksidan, polifenol, fisetin, resveratrol veya NAD⁺ öncülü verilmesini haklı çıkarmaz. En güçlü kanser koruma stratejisi moleküler vaatlerden önce gelir:
Enfeksiyonu ortadan kaldırmak, kronik inflamatuvar hastalığı etkili biçimde kontrol etmek, sigarayı bırakmak, metabolik yükü azaltmak, aşılanmak ve organ-spesifik gözetimi aksatmamak.
Peter Dedon’un yaklaşımıyla ifade edersek:
Mekanizmayı anlamak müdahalenin kapısını açar. Fakat gerçek bilimsel müdahale, yalnızca biyokimyasal olarak etkileyici görüneni değil; insanlarda güvenli, etkili ve klinik sonuçlarla doğrulanmış olanı seçmektir.
Son bilimsel hüküm
Kronik inflamasyonun kansere katkısı artık güçlü biçimde kabul edilen bir biyolojik gerçektir. Ancak “inflamasyon kansere dönüşür” ifadesi yerine şu tanım daha doğrudur:
Kronik inflamasyon; genetik hasarı, epigenetik hafızayı, sürekli hücre yenilenmesini ve tümör destekleyici mikroçevreyi bir araya getirerek bazı dokularda malign dönüşüm olasılığını yükseltir.
Bu süreç kaçınılmaz değildir.
Nedensel enfeksiyonların tedavisi, aşılar, inflamatuvar hastalıkların kontrolü, kanserojen maruziyetlerin azaltılması ve doğru gözetim sayesinde bu biyolojik zincirin birçok halkasına müdahale edilebilir.
